Yayın Kurulu Üyemiz Alican Özer Sordu, Prof. Dr. Alp Erinç Yeldan Cevapladı: İklim Krizi ve Ekonomiye Etkileri

ALP ERİNÇ YELDAN

Alican Özer: Hocam ilk sorumuz iklim kriziyle ilgili. İklim krizi dünya için neden önemli?

Erinç Yeldan: Birçok nedenden önemli. Bir defa her şeyden önce iktisatçının anladığı dilden konuşalım. İklim değişikliği iklim krizine dayalı ısı stresine bağlı iş kayıpları yaratıyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün verileri var bu konuda. Örneğin 1995 yılına geri dönersek Uluslararası Çalışma Örgütü diyor ki ısı stresine bağlı iklim değişikliğinden kaynaklanan üretkenlik ve iş gücü kayıplarının 35 milyon tam zamanlı iş gücü kaybı anlamına geliyor. 2030’da bu rakam 80 milyon kişiye, 80 milyon tam zamanlı iş gücü kaybı anlamına gelecek. Bunun tutarı 2,5 trilyon dolar. Dünya milli gelirler toplamı içerisinde. Dolayısıyla her şeyden önce iktisatçının anladığı dilden teknik bir kayıp olarak işgücü kaybı, üretkenlik kaybı ve gelir kaybı. Ama tabii mesele iktisadi kayıplarla sınırlı değil.

İklim değişikliği denince şöyle bir yanlış algılama oluyor. Zannediliyor ki gezegenimizin yüzey ısısı ortalama 16,5 santigrat derece. Bunun ısınması, işte sanayi devriminden bu yana yaklaşık 1 derece ısındı. Bu hızla devam edersek de çok yakında 1,5 – 2 derece hızlanarak devam edecek. Mesele sadece yer kürenin ısısının artması değil. Buna bağlı olarak deniz seviyesinin yükselmesi, kutuplarda buzulların erimesi, bundan ibaret değil. Adı üzerinde iklim değişikliği gezegenimizdeki su ve hava akımının değişmesi, yönünün değişmesi veya şiddetinin artarak değişmesi de demek. Yani örneğin Meksika’dan İngiltere’ye akan Gulf Stream’in debisinin azalması ve ya çoğalması.. Belirsiz.. Peş peşe gelen doğa afetleri, orman yangınları, kasırgalar veya kuraklıklar. Yani gezegenimizdeki iklimin değişmesi ve çok daha şiddetli doğa olayları, çok daha şiddetli kuraklık, çok daha şiddetli donma, soğuk, yoğun kışlar ve çok daha şiddetli ısınmalar.. Hepsi bir arada. Buna iklim değişikliği diyoruz. Ve artan doğa olaylarını da hepimiz izliyoruz. Bunların peş peşe yoğunluğu, frekansı ve şiddeti artış eğiliminde. İnsanlık bu süreci yaşıyor. Sağlık problemleri, COVID pandemisi ortasındayız. Yani bunu birebir iklim krizine bağlamak için elbette bu konuda yeterli verimiz yok. Ama bilim insanları örneğin buzullardaki iklim değişikliğinden kaynaklı erimenin, ısınmanın buzullarda sıkışmış, yakalanmış birçok bakteriyi, virüsü, parazit canlıyı yaşama tekrardan döndüreceği ve dünyaya yayacağı endişesini taşıyorlar. Örneğin tarih kitaplarımızda okuduğumuz meşhur İspanyol Gribi.. 1910-15-20’nin İspanyol Gribi mikroplarının Antarktika’daki buzullar arasında sıkışmış olduğunun ve buzulların erimesiyle beraber bu virüsün tekrardan canlanacağını öngörüyorlar. Mesele sadece Hollywood filmlerinde öngörüldüğü gibi deniz kıyılarındaki kentlerin sular altında kalması, büyük tsunamilerden mütevellit böyle bir felaket filmi senaryosundan ibaret değil. Topyekûn insanlığın ve gezegenimizdeki yaşamın tehdit edildiği bir olgu iklim krizi. Dediğim gibi iktisatçıların anladığı dilden basite indirgenmiş bir iş gücü ve gelir kaybı. Fakat bunun ilerisinde insanlığın geleceğini ve gezegenimizin tüm varlığının geleceğinin tehdit edildiği bir unsur iklim krizi.

Alican Özer: Sayın Hocam siz iktisatçısınız. İklim krizi ekonomi politikalarını nasıl etkiliyor? Bunun yanında Yeni İklim Mutabakatını da biraz tanıtmanızı isteyeceğim.

Erinç Yeldan: Şöyle düşünelim. Küresel ısınma kapsamında sanayi devriminden bu yana gezegenimizin ısısındaki artışı 1,5 santigrat derece ile sınırlamak için çevre bilimcileri 2500 milyar ton karbon bütçesi olduğunu öngörüyor. Fakat 2500 milyar tonluk bütçenin de neredeyse 2000 milyar tonu bugüne kadar tüketilmiş vaziyette. Santigrat olarak 1 santigrat derece zaten ısınmış vaziyette. Dolayısıyla geriye kabaca 500 milyar ton karbon bütçesi kaldı ki gezegenimizin ısınmasını o iklim değişikliği etkisini 1,5 santigrat derece ile atlatalım. Şimdi bu rakamı biz fikir vermesi açısından bu 500 milyar ton yılda gezegenimizde 50 milyar ton sera gazı gezegene salınıyor. Yani 10 yıl demek, 10 sene. Çevre bilimcileri, ülkeler 2015’te Paris’te taraflar konferansında ilk olarak bir dizi niyet beyanı ortaya attılar. Türkiye de hasbelkader kendi beyanını, bütün eksiklerine, bütün yanlışlarına ve akademik olarak da çok değersiz bir belge olmasına karşı biz de bir şeyler önerdik. Şimdi her şeyden önce bir 10 senemiz var efektif olarak. İkincisi Paris’te sunulan niyet beyanlarının dahi yeterli olmayacağını, oradaki bütün iyi niyetlerle ortaya atılmış hedefler başarıya ulaşsa dahi hala çok büyük bir açık kalacağını, kabaca bu 50 milyar tonluk emisyonu yılda yaklaşık 20 milyon tonun altına çekmedikçe bu doğrultuda önemli bir adım atılamayacağını belirtti.

Dolayısıyla Avrupa Yeşil Mutabakatı, Atlantik’in öbür tarafında Alexandria Cortez, ünlü ABD Kongre üyesi önderliğinde Biden Başkanlığında da daha efektif olarak yeni Yeşil Mutabakat, yani bu enerji dönüşümünü sadece iklim krizi ile mücadele olarak değil, aynı zamanda ekonomide yeşil işler, yeşil teknoloji, yenilenebilir enerji üzerinden yaratılmış üretim, teknolojik ilerleme ve istihdam. Biçim olarak yepyeni topyekûn bir iktisat modeli olarak kurgulamayı öngördüler. Avrupa Yeşil Mutabakatı altında Avrupa 2030 yılına kadar 1990’a görece yüzde 55, 2050’ye kadar da 0 ama net 0 emisyonlu bir ekonomi yaratmak için döngüsel ekonomi, enerjide dönüşüm, daha akıllı, daha verimli bir şekilde ısıtılabilen ve soğutulabilen binalar, ulaşımda fosil yakıtlara dayalı, benzine ve dizele dayalı enerji girdisi yerine doğrudan elektrik enerjisine dayalı ulaşım kanalları ve tarımda da organik tarım, tarladan sofraya diye anılan bir besin devrimi diyeceğimiz, bunu gündemine aldı. Bu pahalı bir olay. Öbür taraftan da Avrupa için önemli bir teknolojik dönüşüm ve uluslararası rekabette Amerika ve Çin ile rekabetin de Avrupa Birliği sadece iklim krizi ile mücadele değil, aynı zamanda da kendi ekonomilerine de dönüştürecek bir strateji olarak kurguluyor. Pahalı dedim. Tahminler 2050 yılına kadar 30 trilyon avroluk bir kaynak ayrılması anlamına geleceğini vurguluyor. Yılda AB ekonomilerinde yatırımların oranını 2 puan kabaca yüzde 18 düzeyinde şu anda AB Milli Geliri içinde 2 puan yükseltilmesi gerekeceğini düşünüyor. Bu bir teknolojik dönüşüm. Buradan hem daha kaliteli, daha sağlıklı bir yaşam hem de daha teknolojik bakımdan verimli ve yeni iş sahaları yaratacak yeşil işler üzerinden yenilenebilir enerji, güneş, rüzgar, jeotermal, bunların emek katsayılarının var olan biçimiyle kömür santrallerine, doğalgaza görece daha yüksek olduğunu ve bu istihdam genişlemesi yoluyla da aynı zamanda da yeni işler yaratılacağı konusunda bir strateji geliştirmiş durumdalar. Bunu bir fırsata çevirmek ekonomilerini dönüştürmek için detaylı bir program tasarlıyorlar.

Alican Özer: Hocam şu an Türkiye’de de ciddi bir ekonomik kriz var ve seçim sonrası yeni bir yapılanma olacak. Bütün siyasi partiler kendi ekonomik programlarını ortaya koymaya çalışıyorlar. Bugün 20 yıldır iktidarda olan AK Parti bile yeni bir ekonomi politikası iddiası ile karşımıza çıktı. Bu kapsamda özellikle seçim sonrası için Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu iklim politikası nedir, sürdürülebilir bir kalkınma nasıl oluşturulabilir? Temel hatlarıyla açıklayabilir misiniz Türkiye ile ilgili öngörünüzü?

Erinç Yeldan: Şimdi her şeyden önce Türkiye’nin iklim mücadelesi konusunda güvenilir, akademik, bilimsel ve iyi stratejik olarak kurgulanmış bir söylem geliştirmeye çok ihtiyacı var. Biraz evvel bahsettiğim gibi Paris’te sunduğumuz niyet beyanı akademik olarak çok yetersiz bir belgeydi ve Türkiye’de iklim krizi ile mücadele konusunda çok vakit kaybına neden oldu. Ayrıca Türkiye’yi iklim krizi mücadelesinde uluslararası düzeyde itibarsızlaştırmasına neden oldu. Bunun üzerine bir de jeopolitik kaygılarla Türkiye EK-1 listesindeydi, EK-2 listesindeydi, Yeşil Finansmana ulaşıyorduk ulaşamıyorduk, bir yığın gerekçe arkasında Paris Anlaşması’nı meclisinde onaylamayan, onaylamakta geciken 6-7 ülkeden birisiydi. Diğer ülkeler de Güney Sudan, Libya, Angola, İran, Suriye gibi yani Türkiye’nin içinde anılmaması gereken bir lige ait ülkelerdi. Eylül ayında bu adım gerçekleştirildi. Fakat ondan sonra çok rastgele bir hedef ilan edildi Cumhurbaşkanının ağzından. Arkasından herhangi bir bilimsel çalışma henüz yok, herhangi bir tasarım yok. Sadece Osmanlı’nın tarihçesine dayanarak İstanbul’un Fethi’nin 600. Yılı, 2053 dendi. Malazgirt’in 1000. Yılı 2071 de olabilirdi. Hamaset ve milli değerler üzerinden bu kadar önemli bir iktisadi, teknolojik ve istihdam stratejisinin tarih hamaseti üzerine hiçbir ön çalışma yapılmadan ilan edilmesi kulağa çok hoş geliyor. Fakat arka planda Paris 2015’te olduğu gibi bilimsel çalışmalarla desteklenmeyen bir hedef, hedef olmaktan çıkıyor ve Türkiye’yi itibarsızlaştırıyor.

Buna karşı olduğumuzdan filan değil sakın yanlış anlaşılmasın. Ama iktisatta planlama ve strateji belli bir hedef arar ve o hedefe ulaşmak için kaynak tahsisi nasıl olacak sorularını sorar. Ve o kaynak tahsisinin maliyeti nasıl olacak planlama bu demek iktisatta. Eğer o kaynak tahsisini maliyetleri ve getirileriyle beraber çalışmayıp sadece slogan atarsanız bu bir plan ya da strateji olmaz. Bu iyi niyet temennisi olur. Bizim yaptığımız çalışmalarda şunların üzerinde duruyoruz: “Avrupa Yeşil Mutabakatı Türkiye’ye olası etkileri”, “net 0 emisyon hedefini Türkiye hangi aletlerle ve hangi zaman ufku içerisinde gerçekleştirebilir”. Örneğin hiçbir şey yapmasak, olan bitene seyirci kalsak, Avrupa Yeşil Mutabakatı sonucunda Avrupa’nın izleyeceği yaptırım politikaları sonucunda ihracatımıza sınırda karbon düzenlemesi altında bir vergi gelecek, Avrupa’ya ihraç ettiğimiz malların içerdiği karbon miktarı ve o karbonun piyasa fiyatından bir ihracat vergisi kaybı Türkiye ihracatı üzerine söz konusu olacak. Biz yaptığımız çalışmalarda Ahmet Aşıcı İTÜ’den, Sevil Acar Boğaziçi’nden, Ebru Voyvoda ODTÜ’den. Bunun Türkiye’ye olası kayıplarının milli gelirimizin yılda binde 6’sı ile binde 8’i karbonun fiyatına bağlı olarak, 30, 50 ya da 100 avro ton başına fiyatına bağlı olarak milli gelirimizin binde 8’i kadar yılda kabaca 2 milyar avro ediyor bu para. Ve bu birikimli olarak yani her sene her sene olduğu vakit ciddi anlamda bir gelir kaybı anlamına geliyor.

Fakat bunun ötesinde net 0’ı gerçekçi bir şekilde nasıl kurguladığınıza da baktık. Ve bunu yaparken gerekecek dönüşümü Türkiye’nin bölgesel eşitsizliklerini ortadan kaldıracak bir bölgesel kalkınma stratejisi olarak nasıl uygulayabiliriz düşüncesiyle birleştirdik. Türkiye’de malumunuz kabaca Zonguldak’tan Hatay’a bir hat çizerseniz bunun doğusu Türkiye’de işgücü deposu, eğitim düzeyi çok düşük bir pazar olan köyden kente göçün kaynağı olarak kullanılan bir yoksulluk tuzağı içerisinde. Öbür tarafta Türkiye’nin bütün sanayisi ve finans merkezi, dış dünya ile olan ilişkileri de İstanbul, Kocaeli, Yalova, Bursa, Tekirdağ hinterlandı içine sıkışmış. İkili bir yapı var. İkisi arasında kopuk, sadece bir pazar ve işgücü deposu olarak gören, üretimin, finansın, sermayenin, teknolojinin belli bir coğrafyaya yığıldığı ve Türkiye’nin geri kalan yoksulluk tuzağına düşmüş bölgesinin bütün Türkiye’de potansiyel kayba neden olduğu bir eşitsiz yapıyla karşı karşıyayız. Buna dualite, ikili yapı, iki hızdaki ekonomi, bağımlılık ekonomisi gibi kavramlar üretiliyor.

Biz gene Sevil Acar ve Ebru Voyvoda ile yaptığımız bir çalışmada ki buna TUBİTAK destekli bir proje olarak da devam ettik. Burada kömür teşviklerinden çıkış, yani kömür sektörüne verilen Milli Gelirimizin kabaca binde 2’si civarında olan, milli gelire büyüklüğü bakımından küçük ama kömür sektörünün yarattığı katma değer bakımından çok büyük, yaklaşık yüzde 30-40’a varan bir teşvik sistemi var. Kömür santrallerine dayalı elektrik üretiminden çıkış. Buna verilmiş teşviklerden elde edilen mali tasarruflarının karbonun daha gerçekçi sosyal maliyeti yansıtacak bir şekilde vergilenmesi. Kirleten öder prensibi ile maliyetinin kirleticilere kullanılması. Ve bu iki kaynağı birleştirip kabaca milli gelirimizin bu yüzde 2,5-3’ü büyüklüğüne ulaşan bir fon anlamına geliyor yılda. Bunu güneş, rüzgar ve jeotermal üzerinden uygulanacak ve elektrik dağıtım şebekesinin daha güçlü, daha etkin, daha verimli ve kayıpların aza indirgeneceği bir şekilde Ankara’nın doğusuna kaydıracağımız aynı Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın Türkiye coğrafyasında bir, yeni bir teknoloji, yeni bir istihdam stratejisi olarak bir bölgesel kalkınma stratejisi olarak kullanabileceğimizi öngördük. Ve buradaki yatırımların uluslararası anlamda da destek görebileceğini ve Türkiye’nin böyle bir yatırım hamlesinin uluslararası yeşil finansmanda da yankı uyandıracağını bir ön tahmin olarak, milli gelirimize ek olarak yüzde 0,5 cari işlemler açığımızın yüzde 5 – 6 olduğunu düşünürseniz aslında çok mütevazi bir rakam. Ama bunlar odaklanmış, doğrudan yabancı sermaye yatırımı, kalıcı yatırım, finansal spekülasyon yatırımına çarçur edilmiş, finansal sıcak para girişleri değil. Bütün bu fonlar bir araya getirilirse ve üstüne üstlük içindeki yap-işlet-devret, KÖİ gibi lafları altında pazarlanan mega projeler, dünyanın en büyük havalimanı, dünyanın en büyük köprüsü, dünyanın en büyük su kanalı, Çanakkale’ye bir gerdanlık gibi bir köprü… Bütün bu israfı önleyecek ve denetleyecek, gerekirse kamulaştıracak bu yatırımları daha rasyonel bir şekilde maliyetlerini düşürüp buradan elde ettiğimiz kamu harcamaları kaynağını, bu da milli gelirimizin yaklaşık yüzde 2’si civarında olacak, dikkat ederseniz milli gelirin yüzde 6-7’sine varan bir kaynağın oluşmasından bahsediyoruz. Bunun bir yatırım stratejisi, hamlesi olarak biraz evvel bahsettiğim, kaynak tahsisinin maliyetinin karşılanabileceği bir fon olarak bölgesel kalkınmanın kullanılabileceğini düşündük. Böyle bir tasarım şu anda Hükümetin gündeminde yok. Vizyonunda da yok. Şu anda hükümetin gündeminde Paris Anlaşması’nı meclisten geçirmesinde de hissediyoruz, Fransa’dan kaynaklı kabaca 5 milyar avroluk bir fon, yeşil finansman üzerinden gelecek yeşil kredilere bel bağlama ve karbon emisyon ticaret sistemi içinden kurgulanacak bir finansal spekülasyon oyunuyla yeni bir köpük üzerinden Türkiye’ye sıcak para gelişinin tırnak içerisinde iklim değişikliği mücadelesi adı altında kurgulanması yatıyor. Bu bir strateji değil, bir sanayileşme stratejisi hiç değil. Bu tamamıyla yeni gelişen finansal spekülasyon köpüğünün Türkiye’ye aktarılmasından öteye geçen bir iyi niyet temennisi ötesine geçmiyor. Dolayısıyla bir adım geriye gidersek bu bir kalkınma, sanayileşme ve yatırım stratejisi olarak iyi kurgulanmış bir kaynak tahsisi mekanizmasının Türkiye’ye uygulanmasıyla bir daha sürdürülebilir, yüksek teknolojili, enerjiye dönüşümü hedefine koyan ve istihdam yaratan ve her şeyden önemlisi artık Türkiye sanayisini yurt sathına yayan ve bu ikili yapıyı da kıracak tarihi bir strateji olarak kullanabileceğimizi düşünüyoruz.

Alican Özer: Sayın Hocam son olarak bir karşı tezi tartışmanızı isteyeceğim. Deniliyor ki, kapitalizmin gelişmesine bakarsak gelişmiş ülkeler aslında bu mutabakatları Türkiye’ye bir pranga olarak kullanıyorlar. Türkiye’nin bugün kapitalizmin gelmiş olduğu noktada sanayicilerin bu tarz yükün altına giremeyeceği ve bunların özellikle istihdamda, üretimde çok faydalı olmayacağına yönelik karşı argümanlar, tezler var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu gerçekten emperyalist devletler tarafından daha az gelişmiş ülkelere vurulmuş bir pranga mıdır? Ayrıca bundan bir kaçış da var mıdır? Sonuç olarak bugün birçok Avrupa ülkesi ve Amerika bunu kabul ediyor. Türkiye bundan kaçabilir mi siyasi bir tercih olarak?

Erinç Yeldan: Bir, bundan kaçış iklim diplomasisi açısından bir siyasi tercih olarak mümkün değil. Yani iklim diplomasisi alanında yalnızlaşma ve itibarsızlaşma Türkiye’nin bütün ürettiği değerlerin itibarsızlaşması anlamına gelecektir. İkincisi Osmanlı malumunuz 1. Sanayi Devrimini kaçırdı. Teknolojinin, reformun, Rönesans’ın ve bilimin akılcılığın yarattığı 1. Sanayi Devrimi, İngiltere ve daha sonra kıta Avrupası ve Amerika üzerinden kurgulanan buhar, kimyasallar, demiryolları devrimini kaçırdı. İkincisi 1950 sonrası inşa edilen Fordist üretim tarzı, fosil yakıtları çok ağır kullanan, demir-çeliğe, otomotive, tüketim mallarına dayalı 2. Sanayi Devrimi’ni Türkiye kapitalizmin artık çevresinde yer alan bir peripheral (çevre) ülke olarak buna sadece bir uluslararası iş bölümü içerisinde ucuz işgücü ve bir ithalat deposu olarak katılmak zorunda kaldı. Şimdilerde otomotiv üzerinden yarattığımız ihracat katma değeri de ithalata dayalı. Yani tasarımı Türkiye dışından geliyor. Ara parçalar yatırım malları Türkiye dışından geliyor. Türkiye AB içindeki Gümrük Birliği olanaklarını kullanarak otomotiv ihracatçısı olarak, fakat buradan bizim yerli katma değerimiz toplam birim üretim değerinin yüzde 5’i, yüzde 10’unu aşmıyor.

Şimdi bir 3. Sanayi Devrimi, yenilenebilir enerji, enerjide dönüşüme dayalı, dijitalizasyona dayalı, yapay zekâya dayalı yepyeni bir sanayi devrimi eşiğindeyiz. Metafor olarak ben 1,2,3 diye, işte sanayi 4.0 oldu. Hangi 4.0? Japonlar 5’i yapıyor. Yani bu bir sayı kümesindeki 1,2,3,4,5 meselesi değil. Kavramsal olarak yepyeni bir dönüşüm içinde insanlar. Ve Türkiye var olan coğrafi yapısı ve birikmiş teknolojik bilgi birikimiyle bu dönüşümün öncüsü olabilecek ülkeler arasında. Ama bu rastgele döviz kurumuzu biz rekabetçi kılalım, cari fazlayı düşürelim, faizleri düşürelim gibi günlük spekülatif fiyat oyunlarıyla veya Çin’e öykünüyoruz, yok vazgeçtik, Türk Milli Ekonomisi olacak, kendi ekonomi modelimiz olacak söylemleriyle olmaz. Dediğim gibi rastgele yaratılmış sloganlar ağırlığında değil, iyi düşünülmüş alternatifler, fırsat, fayda ve maliyet hesabına göre sıralanmış stratejilerin uygulanmasıyla ancak mümkün olacak. O bakımdan Avrupa Yeşil Mutabakatı, AB’nin de Çin, Amerika ve dünya küresel rekabette bir öncü olması için kurgulanmış, yani hiçbirimiz bu topraklarda Büyük İskenderleri, Moğolları, İngilizleri, emperyalizme yıllar boyunca savaşmış coğrafyanın çocuklarıyız. Elbette bunları gördük. Elbette bu emperyalist tasarımın bir parçası. Biz ona uyum göstermek zorunda değiliz. Bugünün deyimiyle yerli ve milli stratejik çıkarlar bilakis Avrupa’dan, Amerika’dan ucuz ithalata dayalı, ucuz işgücünü değersizleştirerek elde edilmiş ihracat rekabetinden değil, bu tür stratejik dönüşümleri vizyona alıp bunun hedeflenmesinden geçiyor. Avrupa kendi kirletici endüstrilerini, demir-çeliği, çimentoyu kendi coğrafyasından çıkardı. Türkiye dâhil olmak üzere. Dünyanın kirlilik cennetlerine transfer etti. Şimdi onları kendi ulusal parasını kıymetli kılarak ucuza bir şekilde ithal ediyor. Bunun adına da iklim mücadelesi deniyor. Türkiye’nin bu oyuna hiç gelmemesi, bunun bir parçası olmadan kendi ulusal stratejisi ve ulusal birikimi üzerinden bu teknolojik dönüşümü hem gerçekleştirebilir hem de bundan başka bir şansı yok. Yani kalkınma nihayetinde uluslararası işbölümü içerisinde daha yüksek noktalara yükselmek, şimdi üretmediğiniz malları üretmek anlamına gelmekte. Türkiye kalkınacaksa bunu yapmak zorundadır. Dolayısıyla bu emperyalist bir oyundur bizi hiç ilgilendirmiyor, biz kendi işimize bakalım. Türkiye’de ucuz işgücüne dayalı, pamuk ipliği, tekstil, ithalata dayalı otomotiv malları üzerinden bu işe devam edelim, bu Türkiye için 3. Sanayi Devrimi’ne de, 4.0 deyin, 5.0 deyin, seyirci olarak geride kalmasına neden olacak bir fırsat kaybı olacaktır.

Alican Özer: Çok teşekkür ederiz Hocam.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: